top of page

Yâr Oldu, Bâr Olmadı

  • 4 saat önce
  • 10 dakikada okunur

Babam Mehmet Yaşar Paköz’ün Ardından Bir Şahitlik


“Biz şüphesiz Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz.”(Bakara, 2/156)



Rahmetli babaannemin tabiriyle “dutlar silkelenirken”, 1946 yılının yazında Kahramanmaraş’ın Afşin ilçesinde dünyaya gelmiş babam Mehmet Yaşar Paköz. Babası, devrinin Afşin’deki önde gelen âlimlerinden Durdu Mehmet Paköz; annesi ise Çerkez beylerinden Kalebent Şahin’in torunu Saime Şahin’di. Dedem Durdu Mehmet Efendi, Mısır’daki Ezher Üniversitesinde tahsilini tamamladıktan sonra uzun yıllar Afşin ve Kahramanmaraş’ta vaizlik ve müftülük yapmış; ilmi, irşadı ve hizmeti bir hayat tarzı olarak benimsemişti. Babam da böyle bir hanede, ilmin yalnızca öğrenilen değil, yaşanan ve insanlara ulaştırılan bir emanet olduğunu görerek yetişti.

Çevresinde daha ziyade “Yaşar Hoca” olarak tanınırdı. Ömrü boyunca da bu hitabın hakkını vermeye çalıştı. Onun hocalığı bir meslek unvanından ibaret değildi. Talebelerine ders anlatırken de bir komşusunun derdiyle ilgilenirken de evinde misafir ağırlarken de bir ihtiyaç sahibinin yardımına koşarken de aynı vazifeyi yerine getiriyordu: Bildiğini öğretmek, elindekini paylaşmak ve karşısındaki insana faydalı olmak.

Yaşar Hoca’nın gençlik yılları, imam-hatip mezunlarının üniversiteye girişlerinin önünde çeşitli engellerin bulunduğu bir döneme rastladı. Maraş İmam-Hatip Lisesindeki tahsilini tamamladıktan sonra, üniversiteye devam edebilmek için lise fark derslerini Kayseri Lisesinde vererek buradan da diploma aldı ve ardından İstanbul Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı Bölümünü kazandı. Yükseköğrenimini tamamladıktan sonra Gaziantep İmam-Hatip Lisesinde öğretmenlik ve idarecilik hayatına başladı. Daha sonra Ünye İmam-Hatip Lisesinin kurucu müdürlüğünü üstlendi.

Ünye’de görev yaptığı yıllar, yalnızca bir okulun kuruluşuna değil, aynı zamanda onun karakterindeki metanetin ve tavizsizliğin sınandığı hadiselere de sahne oldu. İnandığı doğruları makam, çevre veya dünyevî kaygılar uğruna terk etmemesi sebebiyle dört yıl Samsun İmam-Hatip Lisesinde görevlendirildi. Ardından yeniden Ünye’ye döndü ve 1996 yılında Ünye İmam-Hatip Lisesinden emekliye ayrıldı.

Fakat onun için emeklilik, hizmetten çekilmek demek değildi. Kayseri’ye yerleştikten sonra Hisarcıklıoğlu (o zamanki ismiyle Muradiye) Fen Lisesi, SEM Dershanesi, Cansuyu Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği ve Ashab-ı Suffa İslami İlimler Merkezinde idarecilik, eğitimcilik ve yardım faaliyetlerinde bulundu. Resmî bir vazifesi olsun veya olmasın, hayatının hiçbir döneminde eğitimden ve hizmetten uzak kalmadı. Öğrencilere, komşulara ve farklı meslek gruplarından insanlara Arapça, Hadis ve Osmanlı Türkçesi dersleri verdi. Vefatından yaklaşık altı ay önce geçirdiği açık kalp ameliyatına kadar derslerini ve ilmî faaliyetlerini sürdürdü.

Nihayet 2 Haziran 2026 Salı akşamı, Kayseri’de rahmet-i Rahmân’a kavuştu.


Bir Evladın Şahitliği

Resûlullah’ın huzurundan bir cenaze geçtiğinde ashâb o kimseyi hayırla anmış, bunun üzerine Allah Resûlü (sav) “Vacip oldu” buyurmuştu. Hz. Ömer’in neyin vacip olduğunu sorması üzerine de o kişi hakkında insanların güzel şahitlikte bulunduğunu ve müminlerin yeryüzünde Allah’ın şahitleri olduğunu ifade etmişti.

Bir müminin ardından güzel söz söylemek elbette dinimizin ve insanlığımızın gereğidir. Ancak bazı hayatlar vardır ki onların ardından söylenen güzellikler, vefatın doğurduğu duygularla sonradan kurulmuş cümleler değildir. O şahitlikler, hayat boyunca birikmiş; farklı şehirlerde, farklı zamanlarda ve birbirini tanımayan insanların hafızalarında çoktan yerini almıştır.

Babamın vefatından sonra karşılaştığımız şahitlikler de böyleydi. Eski öğrencileri, mesai arkadaşları, komşuları, akrabaları ve yardım faaliyetleri sırasında yolu kendisiyle kesişen insanlar, birbirlerinden habersiz şekilde aynı hususları dile getirdiler. Onu tanıyanlar farklı hatıralar anlattılar, fakat bu hatıralardan beliren insan portresi hemen hemen aynıydı.

Merhum Yaşar Hoca’nın mahdumu olarak ben de bildiğim, gördüğüm ve yakinen şahit olduğum kadarıyla babamın son nefesine kadar Allah’a itaat etmeye çalışan bir mümin, kendisini ilme ve talebe yetiştirmeye adamış bir eğitimci, güvenilir bir komşu, akrabalık hukukuna riayet eden bir insan, şefkatli ve örnek bir aile reisi olarak yaşadığına şahitlik ediyorum.

Biz insanların bâtınını bilemeyiz. Hüküm yalnızca Allah’a aittir. Biz ancak gördüğümüze, birlikte yaşadığımıza ve kendisinden bize ulaşan güzel hâllere şahitlik edebiliriz. Rabbimizden niyazımız, bu şahitliğimizi kabul buyurması ve babamı, “Allah’a verdikleri söze sadakat gösteren” kulları arasına dâhil etmesidir.


Hayatının Merkezinde Kulluk Vardı

Yaşar Hoca, her şeyden önce Allah’a kul olma şuuru içinde yaşamaya çalışan bir Müslümandı. Hayatının merkezinde makam, servet veya şöhret değil, kulluk bulunurdu. Dünyayı hiçbir zaman insanın asıl gayesi ve nihai durağı olarak görmediğini yalnızca sözleriyle değil, tercihleri ve yaşayışıyla da ortaya koyardı.

Kendisini ziyarete gelenlere, 12 Eylül 1980 darbesinden önce sağ-sol çatışmalarının en şiddetli biçimde yaşandığı yerlerden biri olan Ünye’de İmam-Hatip Lisesi müdürlüğü yaptığı yılları anlatırdı. O günleri hatırlarken “O zamanlar imanımız çok sağlamdı. Her sabah evdekilerle helalleşip evden çıkardık. Şimdi ise dünya ehli olduk.” derdi.

Oysa “dünya ehli olduk” diye hayıflandığı dönemde, oturduğu ev dışında dikkate değer bir mal varlığı yoktu. Günlerini yardım faaliyetleriyle geçiriyor; öğrencilere, komşulara ve çeşitli meslek gruplarından insanlara hiçbir ücret almadan ders veriyordu. Sağlığı elverdiği müddetçe ders vereceği yere kendi imkânlarıyla gider, bu hizmetleri karşılığında en küçük bir maddî menfaat beklemezdi.

Onun bu sözü, dünyaya düşkünlüğünü değil, bilakis kendisini sürekli hesaba çektiğini gösteriyordu. İnsanların zühd sayabileceği bir hayatı, o kendi adına yeterli görmüyordu. Dünyevîleşmeyi başkalarında arayanlardan değil, önce kendi kalbini yoklayanlardandı. Kendisini beğenmek yerine eksikliğini görür, başkalarını itham etmek yerine nefsini sorgulardı.

Son yıllarında hâlini ve hatırını soranlara sık sık “Elhamdülillah, iyiyim, ölüme hazırlanıyorum.” derdi.

Bu söz, hayattan vazgeçmiş bir insanın sözü değildi. Bilakis hayatın hakikatini unutmadan yaşayan bir müminin sözüdür. Ölümü konuşur fakat hizmeti bırakmaz, âhireti hatırlar fakat dünyadaki vazifesini ihmal etmezdi.


Verdiğini Unutanlardandı

Babam, hayatı boyunca mal biriktirmeyi bir gaye hâline getirmedi. Elinde bulunanı kendi mülkü olmaktan çok, ihtiyaç sahibine ulaştırılması gereken bir emanet gibi görürdü. Kendisinden bir şey isteyenleri, imkânı ölçüsünde boş çevirmemeye çalışırdı. Ertesi güne ne kalacağını fazlaca hesap etmeyecek kadar cömertti.

Bu sebeple kapısını çalıp sadaka veya borç isteyen çok olurdu. Bir defasında kapıya gelen birinin hâlinden öylesine etkilenmişti ki cebinde ne varsa çıkarıp vermişti. O sırada evde bulunanlar, bu hadiseyi yıllar sonra hâlâ hayret ve hayranlıkla anlatıyorlardı.

Mahallede kötü alışkanlıkları bulunan bir kimseyi dahi boş çevirmeye gönlü razı olmazdı. Ancak vereceği paranın yanlış bir yerde harcanmasından endişe ettiği için ona nakit vermek yerine yiyecek veya başka ihtiyaçlarını temin ederdi. Böylece yardım ederken yalnızca vermeyi değil, verdiğinin gerçekten hayra dönüşmesini de gözetirdi.

Kur’ân-ı Kerîm’de iyiliğe erişmenin yolunun sevilen şeylerden infak etmekten geçtiği bildirilir. Babamın infakı da çoğu zaman fazlalığını elden çıkarmak biçiminde değildi. Kendisinin de ihtiyaç duyabileceği şeyi paylaşır, yaptığı yardımı anlatmaz ve karşılığında minnet beklemezdi. Verdiğini hatırlatarak gönül incitmekten titizlikle sakınırdı.


Hanesi de Gönlü de Açıktı

Yaşar Hoca’nın hanesi dostlarına, akrabalarına, öğrencilerine ve komşularına her zaman açıktı. Akrabalık bağlarını önemser, uzak veya yakın oluşuna bakmadan akrabalarının hâlini gözetirdi. Şehir dışından Kayseri’ye gelenler evinde günlerce misafir olurdu.

Öğretmenlik yaptığı yıllarda uzak köylerden Ünye’ye okumaya gelen bazı öğrencilerin bizim evimizde yatılı olarak kaldıklarına defalarca şahit oldum. O öğrenciler eve dışarıdan gelmiş yabancılar gibi değil, ailenin birer ferdi gibi kabul edilirdi. Sofrada bir tabak daha bulunması, bir odanın bir öğrenciye açılması veya evin imkânlarının paylaşılması, babam için olağanüstü bir fedakârlık değil, yapılması gereken tabii bir vazifeydi.

Onun misafirperverliği yalnızca ikramdan ibaret değildi. İnsanları dinler, dertleriyle ilgilenir, elinden geliyorsa işlerini takip ederdi. Bir insanın karnını doyurmakla gönlünü almak arasındaki irtibatı bilenlerdendi.

Kayseri’de uzun yıllar, şehrin daha mütevazı mahallelerinden birinde yaşadı. Bu muhit, zaman zaman çeşitli sosyal ve çevresel güçlüklerin hissedildiği, fakat aynı zamanda güçlü komşuluk ilişkilerinin ve dayanışmanın da hâlâ canlı olduğu bir yerdi.

Babam, daha itibarlı veya daha konforlu görülen bir çevrede yaşama arayışına hiçbir zaman girmedi. Bulunduğu mahallede kalmayı, insanlarıyla hemhâl olmayı ve elinden geldiğince çevresine faydalı olmayı tercih etti. Günlük hayatın çeşitli zorluklarına rağmen komşularından uzaklaşmadı; bilakis onların dertleriyle ilgilendi, ihtiyaç sahiplerini gözetti ve rahmetli kardeşi Abdullah amcamla birlikte imkânları ölçüsünde çevresindeki insanların ihtiyaçlarını gidermeye çalıştı.


Kardeşliği Bir Ömür Boyu Yaşadı

Babam, kardeşlerine son derece düşkündü. Özellikle rahmetli Abdullah amcam ve hâlen hayatta olan halamla arasındaki bağ, alışılmış bir kardeşlik ilişkisinin ötesindeydi. Farklı evlerde yaşasalar da âdeta tek bir hanenin fertleri gibi hareket ederlerdi.

Babam Gaziantep’ten Ünye’ye tayin olduğunda, Abdullah amcam ailesiyle birlikte onun ardından Ünye’ye gelmiş; babaannem ve halam da onlara katılmıştı. Yıllar sonra Kayseri’ye taşındığında yine aynı aile birlikteliği devam etmiş; babaannem, amcam ve ailesiyle halam da Kayseri’ye yerleşmişlerdi. Şehirler değişse de aralarındaki yakınlık değişmezdi.

Evleri ayrı, fakat hayatları iç içeydi. Gelir ve harcamalar arasında keskin sınırlar çizmez, kimin ne kadar verdiğinin veya kimin ne kadar harcadığının hesabını tutmazlardı. Birinin borcu hepsinin borcu, birinin ihtiyacı hepsinin ihtiyacı sayılırdı. Birlikte yer, birlikte karar verir, sevinçte ve sıkıntıda beraber hareket ederlerdi. Kardeşliği yalnızca akrabalık bağı olarak değil, yükü ve nimeti paylaşmak olarak yaşarlardı.

Abdullah amcam, babamdan üç yıl önce vefat ederek Argıncık Mezarlığı’na defnedildi. Hayatları boyunca çoğu zaman babam nereye tayin olsa amcam da onun ardından giderdi. Bu defa amcam önce gitti, üç yıl sonra babamı da onun yanına defnettik. Ömürlerini birbirlerine destek olarak geçiren iki kardeşin kabirleri de böylece yan yana oldu.


“Yâr Ol, Bâr Olma”

Babam, kendi yapabileceği bir işi başkasına yaptırmaktan hoşlanmazdı. Tek başına yapamayacağı bir iş olduğunda da çalışanı yalnız bırakmaz, mutlaka bir ucundan tutardı. Elbiselerini kendisi ütüler, ev işlerine yardım ederdi. İdarecilik yaptığı kurumlarda makam odasında oturduğu neredeyse vaki değildi. Onu çoğunlukla koridorda, sınıfta, bahçede veya çözülmesi gereken bir işin başında görmek mümkündü.

Makamı, başkalarına iş buyurma imkânı olarak değil, daha fazla mesuliyet yükleyen bir emanet olarak görürdü. İdareciliği masa başında oturmak değil, hizmetin önünde yürümek şeklinde anlardı.

Onun hayat anlayışını tek bir cümleyle ifade etmem gerekse, şu sözü zikrederdim:

“Yâr ol, bâr olma.”

Yani insanlara dost ve yardımcı ol, kimsenin sırtında yük olma.

Bu cümle başkalarına verdiği bir nasihat değildi. Bütün hayatıyla tatbik etmeye çalıştığı bir ölçüydü. Ömrü boyunca mümkün olduğunca kimseye yük olmadan yaşamaya, karşılaştığı insanların yükünü ise hafifletmeye gayret etti.


Vakarlı Fakat Mütevazıydı

Yaşar Hoca’da yüksek bir vakar ile o vakarı zedelemeyen derin bir tevazu birlikte bulunurdu. İnandığı meselelerde şahsiyetli ve kararlıydı, fakat bildiklerini insanlara karşı üstünlük vesilesi hâline getirmezdi.

İlmî veya siyasî bir konuda kanaatini açıkça söyledikten sonra, kendisine muhalif bir fikir beyan edilince tartışmayı uzatmazdı. Karşısındaki kişi farklı ve kuvvetli bir delil ortaya koyduğunda, söyleyenin yaşına, makamına veya kimliğine bakmadan dikkatle dinler, doğru olduğuna kanaat getirirse gereğini yapardı.

Başka bir âlimin, öğretmenin veya fikir adamının dersine ve sohbetine katılmaktan gocunmazdı. Yılların hocası ve idarecisi olmasına rağmen, gerektiğinde bir talebe gibi diz çöker, not alır ve istifade etmeye çalışırdı. Gerçek ilmin insana böbürlenmeyi değil, bilmediklerinin farkına varmayı öğrettiğini hâliyle gösterirdi.

Mahalle esnafından birinin imam-hatip lisesinde okuyan oğlunun Arapça dersinde zorlandığı kendisine söylenmişti. Babam hiçbir karşılık beklemeden bu öğrenciyle haftalarca ilgilendi. Genç, babasının iş yerinde çalıştığı için eve gelemediği zamanlarda ise dersler aksamasın diye babam onun iş yerine giderek ders anlatırdı. Bu küçük gibi görünen hadise, onun hocalık anlayışını bütünüyle özetler. Talebenin hocaya ulaşmasını beklemek yerine, ilmi talebeye ulaştırırdı.

Vakarlı ve ilk bakışta mesafeli görünen duruşunun altında son derece rakik ve merhametli bir kalp vardı. İnsanların acılarından kolaylıkla etkilenirdi. Bir haberde, bir belgeselde, hatta bir filmde mazlum, yoksul veya çaresiz bir insanın hikâyesini görse gözleri hemen yaşarırdı. Başkalarının sıkıntısını uzaktan seyredilen bir hadise gibi karşılamaz, o acıyı kendi içinde hissederdi.

Rikkat sahibi olduğu kadar izzetliydi de. Mütevazı davranır, fakat kibirli bir kimsenin karşısında ezilmez, bir insanın malı, makamı veya toplumsal mevkii sebebiyle başkalarını küçük görmesine sessiz kalmazdı. Bir defasında mahallede yaşayan insanlar hakkında aşağılayıcı ifadeler kullanan birisine gereken cevabı vermiş, o insanların haysiyetini müdafaa etmişti. Üstenci ve tahkir edici tavırlar karşısında verdiği cevap, şahsî gururunu korumaktan ziyade insan onurunu müdafaa etmeye yönelikti.


Kul Hakkını Kaybetmektense Malını Kaybetmeyi Seçerdi

Babam, kul hakkı konusunda son derece hassastı. Kendisine haksızlık edildiğinde dahi intikam arayışına girmez, kimseye beddua veya lanet etmezdi. Hakkını savunması gereken yerde doğru bildiğini söyler, fakat öfkesinin kendisini adaletsizliğe sürüklemesine izin vermezdi.

İkamet ettiği evi yaptırırken komşusuyla ortak olan bahçe duvarını kendi arsasının içine çekerek inşa ettirmiş ve duvar ortak olmasına rağmen komşusundan hiçbir ücret istememişti. Böylece hem sınır konusunda ihtilaf doğmasının önüne geçmiş hem de kendi hakkından feragat ederek komşusunun hakkına girme ihtimalinden sakınmıştı.

Bu hadise, onun hayatı boyunca benimsediği bir tavrın müşahhas örneklerinden biridir. İkili ilişkilerinde maddî kayba uğramayı, bir başkasının hakkını ihlâl etme ihtimaline tercih ederdi. Çünkü maldaki eksilmenin telafi edilebileceğini, fakat kul hakkının insanı âhirette ağır bir hesapla karşı karşıya bırakacağını bilirdi.


Şikâyeti Değil, Şükrü Çoğaltırdı

Yaşar Hoca, tevekkül ve rıza sahibi bir insandı. Şahsıyla ilgili meselelerde şikâyet ettiğine pek rastlanmazdı. Dünyevî bir kayba uğradığında uzun süre üzülmez, başına geleni hayra yormaya çalışırdı.

Geçmişine dair hayıflanarak söylediği belki de tek husus, idarecilik yaptığı yıllarda ilmî çalışmalara arzu ettiği kadar vakit ayıramamış olmasıydı. İnsanların çoğu kaçırdıkları makamların, imkânların veya kazançların ardından üzülürken o, okuyamadığı kitaplara ve yapamadığı ilmî çalışmalara üzülürdü.

Yıllarca kalp çarpıntısı, kalp yetmezliği ve şeker hastalığı başta olmak üzere çeşitli kronik rahatsızlıklarla yaşadı. Buna rağmen hastalıklarını bir yakınma konusu hâline getirdiğine, sızlandığına veya neden kendisinin böyle imtihan edildiğini sorguladığına şahit olmadık.

Vefatından önceki altı ay, hastalıklarının iyice ağırlaştığı bir dönem oldu. Hastanelerde yattı, nefes almakta ve uyumakta zorlandı, bedeninde yaralar oluştu, açık kalp ameliyatı ve ardından gelen ağır tedavi süreçlerinden geçti. Fakat o günlerde dahi dilinden en çok dökülen kelime “Elhamdülillah” oldu. Rabbimizin “Sabredenleri müjdele” hitabına sığınarak, ömrünün son imtihanını da mümkün olduğunca vakar ve rıza ile karşıladı.


Sözüyle Değil, Hâliyle Öğretirdi

Babam sürekli ve doğrudan nasihat eden biri değildi. İnsanları çoğu zaman anlattığı hatıralarla ve bizzat yaşayışıyla eğitirdi. Gaziantep’te, Ünye’de, Samsun’da ve Kayseri’de yaşadığı hadiseleri anlatır; fakat bu hatıralarda kendisini kahramanlaştırmazdı. Hadisenin içindeki ibreti öne çıkarır, dinleyenin sonucu kendisinin bulmasına imkân tanırdı.

“Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol” düsturuyla yaşamaya çalışırdı.

Öğretmenliğe başladığı ilk yıllarda öğrencilerini sigaradan vazgeçirmek istediğinde, önce kendi sigarasını bıraktığını, ancak bundan sonra öğrencilerine sigarayı bırakmalarını tavsiye ettiğini anlatırdı. Çünkü kendisinin yapmadığı bir şeyi başkasından istemeyi doğru bulmazdı.

Bu tavrı, Kur’an’ın “Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” ikazını hayatında bir ölçü edindiğini gösterirdi. Eğitim anlayışının temelinde de bu tutarlılık vardı. Öğretmenliği yalnızca bilgi aktarmak değil, söylediğinin şahidi olmak şeklinde anlardı.

Herhangi bir kimseye sövdüğüne veya hakaret ettiğine bir kez bile şahit olmadık. En öfkeli zamanlarında dahi kötü söz söylemezdi. Birine kızsa bile öfkesini kalıcı bir kine dönüştürmezdi.


Makamı Değil, Hizmeti Aradı

Yaşar Hoca şöhret ve makam peşinde koşmadı. Görev yaptığı kurumlarda makamın gerektirdiği vakarı taşırdı, fakat makamın sağladığı itibarı şahsî bir üstünlük olarak görmezdi. Karşısında kim olursa olsun, doğru bildiğini uygun bir dille söylemekten çekinmezdi.

Onun yetiştirdiği öğrencilerin bir kısmı daha sonra Türkiye’nin ilmî, idarî ve dinî hayatında önemli vazifeler üstlendi. Eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez ve Prof. Dr. Ahmet Akgündüz başta olmak üzere pek çok öğrencisinin yetişmesinde emeği oldu. Fakat öğrencilerinin ulaştığı makamları hiçbir zaman kendi payesini yükselten birer vesile gibi anlatmadı. Bir hocanın asıl kazancının, talebesinin vatana, millete ve ümmete faydalı olması olduğuna inanırdı.

Geride bıraktığı asıl miras, biriktirilmiş mal veya kazanılmış unvanlar değildi. Öğrettiği bir cümle, yetişmesine katkıda bulunduğu bir talebe, ihtiyacını giderdiği bir aile, evinde ağırladığı bir misafir, hakkını gözettiği bir komşu ve gönlüne dokunduğu insanlardı.

Nitekim Resûlullah (sav), insan öldüğünde amel defterinin üç şey dışında kapandığını; bunların devam eden bir sadaka, faydalanılan bir ilim ve kendisine dua eden hayırlı bir evlat olduğunu bildirmiştir. Babamın ardında bıraktığı faydalı ilmin, yetişmesine vesile olduğu talebelerin ve dokunduğu hayatların onun amel defterine hayır olarak yazılmaya devam etmesini Rabbimizden niyaz ediyoruz.


Ardından Kalan

Bir insanın hayatını birkaç sayfaya sığdırmak mümkün değildir. Hele o insan babanızsa, anlatılan her hatıra başka bir hatıranın kapısını açar, her cümle eksik kalır. Bir evladın babası hakkında yazarken sevgisiyle şahitliği, özlemiyle hakikati birbirinden bütünüyle ayırması da kolay değildir.

Bununla birlikte bendenizin gördüğü ve yakinen şahit olduğu kadarıyla merhum Mehmet Yaşar Paköz, iyi bir kul olarak yaşamaya; babalığın, eşliğin, öğretmenliğin, idareciliğin, komşuluğun, dostluğun ve akrabalığın hakkını vermeye azamî gayret göstermiştir.

Kusursuzluk yalnızca Allah’a mahsustur. Biz babamızı beşerî kusurlarından münezzeh saymıyor; fakat onun yönünü hayra çevirmiş, ömrünü kulluk, ilim ve hizmet istikametinde geçirmeye çalışmış bir mümin olduğuna şahitlik ediyoruz.

O, hayatı boyunca kendi yükünü başkalarına taşıtmamaya, başkalarının yüküne ise omuz vermeye çalıştı.

Yâr oldu, bâr olmadı.

Rabbimiz, babamız Mehmet Yaşar Paköz’ün kusurlarını affetsin, iyiliklerini kabul buyursun, hastalıklarını günahlarına kefaret eylesin. Kabrini nurlandırsın, sualini kolaylaştırsın, makamını âli eylesin. Onu salihler, sıddıklar ve kendilerine nimet verilen güzel kullarıyla beraber haşretsin.

Öğrettiği her faydalı bilgiyi, yetiştirdiği her talebeyi, doyurduğu her insanı, ağırladığı her misafiri, gözettiği her komşuyu, sevindirdiği her ihtiyaç sahibini ve gönlüne dokunduğu her kulu amel defterine kesintisiz bir hayır olarak yazsın.

Bizleri de onun ardından hayırla dua eden, emanetine sahip çıkan ve güzel hasletlerini devam ettiren evlatlarından eylesin.

Allah mekânını cennet, makamını âli eylesin.Rahmetiyle muamele buyursun.Ruhu için el-Fâtiha.


Muhammed Ziya Paköz

 
 
 

Yorumlar


Hatıranızı ve şahitliğinizi yazın, sitede yayınlayalım...

© 2035 by Train of Thoughts. Powered and secured by Wix

bottom of page